Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu – Tarihi

Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğuşu

Bu konuda Osmanlı İmparatorluğu hakkında bilgiler paylaşacağız. Okumaya devam ediniz.

Osmanlı Tarihi :

Osmanlı İmparatorluğu

Osmanlı İmparatorluğu

Bir cihan devleti olan ve 600 yıldan fazla bir süre üç kıta da hüküm süren Osmanlı Devletinin tarihini bilmeden günümüzde bir çok devletin tarihini yazmak mümkün değildir.

Osmanlı Devletini varoluş süresindeki olayların doğru, tarafsız ve gerçek süzgeçlerden geçirilmesi insanlık tarihinin karanlıklarına gömülmüş sırları aydınlatacak, şimdiye kadar doğru bilinen bazı değerlerin sorgulanmasını sağlayacaktır.

Osmanlı Devleti nasıl doğdu, neden bu kadar büyüdü? Dev bir coğrafyada ve birçok farklı kültürler üstünde egemenliğini uzun süre nasıl devam ettirdi?

Prof. Dr. Halil İnalcık; “Osmanlı Devletinin kuruluşunu açıklamak için Büyük Selçuklu Devletine kadar inmek gerekir.

Anadolu’yu Türkler nasıl, hangi koşullar altında fethetmişlerdir.

Çünkü Osmanlı Devletinin dinamikleri bu Anadolu fethine doğrudan doğruya bağlıdır.”

Oğuz Türkleri Maveraünnehir (Nehrin öte yakası) dediğimiz bölgenin ötesinde büyük kabileler halinde yaşamaktaydılar.

Türkmenler, ilkin 1000 yıllarında Gazneliler Devletine yardımcı asker olarak hizmet ederken İslamiyet ile tanışmışlar ve Müslüman olmuşlardır. Zamanla Ahmet Yesevi gibi erenler sayesinde Türkmenler arasında halkın anladığı bir İslamiyet, yeni bir kültür gelişmiştir.

Bu Türkmenlerin İran’da ve Orta Asya’da kurulan Müslüman devletlerin hizmetinde olması onların gelecek yüzyıllarda esas görevini, İslam dünyasının koruyucusu olma görevine hazırlamıştır.

Maveraünnehir’de ve Horasan’da VIII. asırdan beri yer edinmiş olan Türkler, İran İslam kültürü ile yakından tanışmışlar. İslam ülkelerini korumak için meydana getirilmiş olan Rivat denilen hudut teşkilatına girmişlerdir. İslamın gaza ideolojisini böylece benimsemiş olan bu Türkmenler sonraları Selçuklu devletini kurdular.

Prof. Dr. Halil İnalcık; “1040 tarihinde Dandanakan’da Tuğrul Bey’in zaferi ile Selçuklu devletini başlatırlar.

Fakat aslında VIII. yüzyıldan beri, bu hudutlarda Türklerin İslam tarafına geçip İslam’ı müdafaa eden bir unsur olarak ortaya çıkması, Türklerin İslam tarihinde gelecekteki rollerini belirlemiştir.

Anadolu’da daha sonra da Osmanlı Devleti ile de hakim olan ideoloji İslam’ı koruma, gaza ideolojisi olacaktır. Bunu belirtmek yerindedir ve lüzumludur. Bu ideolojiyi anlamadan Osmanlı Devletini veya Selçuklu Devletinin dinamizmini izah etmeye, açıklamaya imkan yoktur.’’

Selçuk ailesinin liderliğinde bu Türkmenler kısa zamanda İran’ı ve Bağdat’ı zapt ettiler.

1055 yılında Tuğrul Bey’in kendisi Bağdat ‘a gelerek halifeyi hükmü altında tutan asileri bertaraf etti. “Sen İslam ümmetinin dini işlerine bakıyorsun bende İslam dünyasının koruyucusu oluyorum.”  Tuğrul Bey’in halifeye söylediği bu sözler Türklerin İslam dünyasında 1000 yıl boyunca üstleneceği siyasi egemenlik rolünü ortaya koyuyordu. Selçuklu Devleti Suriye’den Orta Asya ya kadar büyük bir İslam Devleti olarak kurulduktan sonra, Türklerin Devletçiliği ve askeri gücü çok eskiden İran’da ve İslam dünyasında gelişmiş olan bürokrasi devlet idari usulleri ve kurumları ile birleşmiş oldu. Böylece İslam dünyası tarihte yeniden büyük bir güç olarak yükselmiştir.

Prof. Dr. Halil İnalcık; “Türklerin İslam’a getirdiği şey devlet otoritesi, töre, kanun ve disiplindir.

Belirtilmesi gereken nokta devlet hukukunun ve törenin şeriat yanında bağımsız bir hukuk düzeni olarak yerleşmesidir. Orta Asya da yasa, töre, tüzük dediğimiz doğrudan doğruya hükümdarın kendi iradesi ile koyduğu kanunlar ve organizasyon Türk devletlerinde hakim bir rejim haline gelmiştir. Osmanlı Devletinde bu geleneğin yani şeriat yanında bir kanun rejiminin devamını göreceğiz.

Bu İslam dünyası için yepyeni bir gelişmedir.’’

Bundan sonra İslam dünyasının batıda Haçlılar’a karşı doğuda Moğollar’a karşı koyması ve varlığını sürdürmesi Türk gücüne bağlı olacaktır. On asır boyunca İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenen bu cesur yürekli insanlar İslamiyet’in sıkışıp kaldığı Ortadoğu coğrafyasından kurtulup da Avrupa ‘ya kadar yayılmasına aracı oldular.

Türk adı VI. yüzyılda Orta Asya da hakim olan Göktürk devletinden gelmektedir.

Bu devletin bıraktığı Orhun kitabelerinde ilk defa Türk adını taşa kazınmış buluyoruz. “Ey Türk! Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin dilini, töresini tutuvermiş.

Türk Oğuz Beyleri milleti eşit, üstte gök batmasa, altta yer delinmese, Türk milleti ilini, töreni kim bozabilir!’’

VI ile VIII. yüzyıllarda Avrasya’da Göktürk egemenliği altında yaşayan kabileler  bu devletin adını almışlardır.

Bütün bu bölgedeki halkların kimliğini bu Göktürk devleti belirlemiştir. Göktürk egemenliğinde ki bu kabileler sonradan Karluklar, Çiğiller, Türkmenler gibi yeni kabile federasyonları oluşturdular. Fakat bunların hepsine vaktiyle Göktürk devletine bağlı olduklarından tarih kaynaklarında Türk denmektedir. Macarlar, Volga kıyılarından kalkıp Avrupa’ya Macaristan’a geldikleri zaman aralarındaki bazı boylar Türk kabilesiydi. Bundan dolayı Bizans kaynakları daha 10. Asırda bu Macarlara Türk adını vermişlerdi.

 Prof. Dr. Halil İnalcık; ’’Osmanlı devletine Türk denmiş midir? Bu devlet bir Türk devleti midir? Tabi, kuşkusuz.

Aşık paşazade bile açıkça Devleti kuran Osmanlı halkını Türk olarak adlandırmıştır.’’

Yıldırım Beyazıt’ın 1396 Niğbolu zaferinden sonra batıda Latince kaynaklarda kendisine Türk İmparatoru deniyordu.

İlk Osmanlılarda Türklük bilinci bir kimlik olarak mevcuttu. Ama ortaçağda devleti kuran hanedan Osmanlı Devleti, Selçuklu Devleti gibi devlete kendi ismini veriyordu. Fakat bunun üstünde genel kimlik Türklüktü.

Prof. Dr. Halil İnalcık; ‘’Ortaçağda devlet bugün anladığımız anlamda milli devlet değildir.

Osmanlı devletini kuran o siyasi gücü temsil eden hanedandır ve Osmanlı Devleti de bir hanedan ismi olarak anılmaktadır.’’

Bir hanedan devleti kurduktan sonra, siyasi egemenliğini geniş bölgelere yayabiliyor birçok milleti kendi hakimiyeti altında toplayabiliyordu.

O zaman hanedan kendisini etnik bakımda bağlı olduğu ulustan ayırıyor ve kendini bütün bu milletlerin üzerinde ortak egemenliği temsil eden bir imparatorluk olarak belirliyordu.

Prof. Dr. Halil İnalcık; “Osmanlılar balkanları fethettikleri zaman bu politikayı benimsediler.

O zaman Ortodoks kilisesini yerinde bıraktılar. Hıristiyan halka hoşgörülü davrandılar. Yani Türkler kadar, Müslümanlar kadar onları da aynı şekilde himayeleri altına aldılar.

Böylece balkan milletleri de Osmanlı sultanını kendi hükümdarları olarak tanıdılar ve bu seviyeye geldiği zaman devlet artık imparatorluk halini almıştır. Artık hiçbir etnik grubun çıkarını, egemenliğini temsil etmemektedir.’’

Osmanlı Devleti idarede devlet dili olarak Türk dilini kullanmıştır.

Fakat XX. Yüzyıla kadar Osmanlı hanedanı daima kendini Osmanlı ideolojisine bağlı tutmuştur. Bunu yapmasa Araplar, Balkan milletleri bu hanedana karşı gelirdi.

Hanedan kendi hakimiyetini devam ettirmek için Türklük değil; fakat Osmanlılık esasına bağlanmak zorundaydı.

Osmanlı’nın çok uluslu bir imparatorluk haline gelmeden önceki devirlerde Anadolu’ya göç eden Türkmen boylarından biri olduğu zaten bilinmektedir.

1030’lardan itibaren göçebe Türkmenler büyük kitleler halinde Anadolu’ya göç etmeye başlamıştır. Bu Türkmenleri Orta Asya’dan, Azerbaycan’dan, Anadolu’ya getiren unsurlar nelerdi? Bu sorunun cevabı, Osmanlı Devletinin nasıl doğduğuna ve çok kısa zaman da bir beylikten nasıl büyük bir imparatorluk haline geldiğine de ışık tutacaktır. Suriye, Irak, İran, Maveraünnehir, Hazar’ın doğusu ve batısındaki bölgeler Büyük Selçuklu İmparatorluğunun sınırları içindeydi. Gaza idealini benimsemiş olan savaşçı Türkmenler Büyük Selçuklu İmparatorluğunun Bizans’a karşı uç bölgesi olan Irak’ta Suriye’nin kuzeyi ve Azerbaycan’da çok yoğun bir şekilde yerleşmişlerdi. Yeni yerleşim alanları aramak üzere geldikleri Azerbaycan’ı böylece Türkleştirdiler.

Bu Türkmenlerin başında evvela Türkmen kabile reisleri vardı ki bunlar ileride tanınmış kumandanlar olarak sivrilecektir; fakat aynı zaman da hanedana küskün olan Kutalmışoğulları Azerbaycan’a gelip Bizans’a karşı akınların başına geçtiler. Gazayı ideal olarak benimsemiş olan Türkmen savaşçı grupları önlerinde yayılmalarını engelleyen ve aynı zamanda Hıristiyan bir devlet olan Bizans’ın Doğu Anadolu’daki topraklarına devamlı akınlar yapmaktaydılar.

Oysa bir süre önce Irak ve Suriye’nin kuzeyini tekrar eline geçiren Bizans İmparatorluğu, İslam dünyasını doğuya doğru gerilemek zorunda bırakmıştı. Türkmenler gelince bir karşı saldırı olarak ortaya çıkmış Bizans’la İslam arasındaki bu uzun mücadeleyi şimdi Türkler üzerlerine almışlardı.

Prof. Dr. Halil İnalcı; “Selçuk Türkmenleri İslam dünyasında ki egemenliklerini meşrulaştırmak için bu Hıristiyan devletine karşı savaşı, gazayı bir ideoloji olarak devam ettirtmek zorundaydı.

Türk tarihinin gelişmesinde nihayet Osmanlı devletinde gaza ideolojisinin önem kazanması bundan kaynaklanmaktadır.’’

Selçuklu akımları zamanla bir fetih ve yerleşme haline dönüştü.

Böylece Doğu Anadolu’da ilk Türkmen beylikleri kuruldu.

Bölge kuvvetle Türkleşti. Anadolu fethinin ilk safhası Doğu Anadolu’nun fethi ile böylece başlamış bulunmaktaydı. Bizans ile bu mücadele gittikçe şiddet kazanmış Türkmen akımları Kayseri ve Ankara’ya kadar uzanmıştı.

Nihayet 1071 yılında Bizans İmparatoru Diyojen bizzat ordunun başına geçerek, Doğu Anadolu’ya geldi.  1071 yılında Malazgirt Meydan Savaşı Anadolu için yarım yüzyıldır devam eden bu mücadelenin ilk kesin karşılaşmasıdır.

Malazgirt’te iki hükümdarın Alparslan ile Romen Diyojen’in arasındaki meydan savaşı Türkler lehine sonuçlandı. Bizans İmparatoru tutsak edildi. Bu büyük bir zaferdi. Selçuklu sultanı Alpaslan Bizans imparatorunu affetti, serbest bıraktı.

Prof. Dr. Halil İnalcık; “Bu akıllıca bir politikaydı.

Romen Diyojen’e karşı Bizans’ta rakipler ortaya çıktı.

Bizans’ın iç kargaşaya düşmesi Anadolu’nun fethini kolaylaştıran bir faktör oldu. Rakip generallerden bazıları Selçuklularla iş birliği yaptılar. Malazgirt, Bizans direnişini tamamı ile kırmış oldu. Bundan sonra bütün Anadolu Türkmenlerin önünde açılmış bulunuyor.

Malazgirt ‘in tarihi önemi burada anlaşılıyor.

Böylece Anadolu’nun yerleşme tarihinde ülkenin tümüyle Türkleşmesine yol açan yeni bir dönem başladı.

Birbirlerinden bağımsız askeri önderlerin yönetimindeki çeşitli Türk boyları kuzeyden, Azerbaycan’dan Anadolu topraklarına girdiler ve Ege’ye kadar yayıldılar. Bunların yerleştikleri bölgeler sosyal geleneklerine göre beylerinin adını aldı.

Kapadokya da Danişmentliler, Doğu Anadolu’da Saltuklular, Diyarbakır çevresinde Artuklular beyliklerini kurdular. Batı uçlarında Kutalmışoğlu Süleyman Şah bu akıncı kuvvetlerinin başına geçerek Anadolu da kendisi için yeni bir ülke kurma idealini benimsedi.

Büyük Selçuklu tahtını ele geçiremediği için hiç olmazsa burada Anadolu’da yeni bir devlet kurabilirdi.

Malazgirt’ten kısa bir süre sonra 1075 yılında İznik’i fethetti ve payitaht yaptı. Bizans bu kadar yakınına gelerek İznik’te devletini kuran Süleyman Şah’ın yarattığı büyük tehlike karşısında Hıristiyan dünyasına başvurdu. Hıristiyanlığın bir kalesi olan İstanbul’un tehlike altında olduğunu duyurdu. O zaman Avrupa ekonomik bakımından çok gelişmiş olan İslam dünyasından geriydi.

Yağma hırsı ile ve Hıristiyanlık haçlı ideolojisi ile Avrupa’dan büyük haçlı kitleleri harekete geçti. Haçlı ideolojisi sözde Bizans’ı, Hıristiyanlığı kurtarmak, Filistin’i almak, İsa’nın mezarını kurtarmak gibi gazanın karşı ideolojisiydi.

İlk haçlı seferleri doğrudan doğruya Filistin’e yönelmişti. Selçuklular 1097 yılında Haçlılar’ın İznik’i ele geçirmelerini ve tekrar Bizans’a geri vermelerini önleyemediler.

Bundan sonra Batı Anadolu Haçlılar’ın yardımı ile tekrar Bizans’ın eline geçti. Konya’ya kadar gerileyen Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın merkezi Konya oldu. Bu gerileyiş Anadoludaki Türkler için kötü olmasına karşılık bir zamanlar Selçuklu sultanı Süleyman Şah’ın İznik’te hakim olmuş olması Osmanlı beyliğinin kısa sürede büyümesine hız kazandırmıştır.

Prof. Dr. Halil İnalcık; “Eskişehir Britanya bölgesindeki Türkmen kabileleri Süleyman Şah’ın payitahtı olana İznik‘i geri almak Süleyman Şah’ın devletini canlandırmak için çalışacaklardır. İznik burada ki Türkmenler için yeniden fethi gerekli bir kutsal hedef olacaktır.

Osman Gazinin etrafında toplanan uç savaşçılarının son gayesi İznik’i geri almaktı. Osman, en eski Osmanlı rivayetlerinde kendi soyunu Süleyman Şah’a bağlar. Tabi bunun aslı yoktur fakat onun hangi siyasi geleneği benimsemiş olduğunu göstermesi bakımından bu nokta çok önemlidir.

Bir hanedana bağlı olmak ya da onun soyundan gelmek öteki beyler karşısında Osmanlı hanedanını saygınlığını yükseltmek açısından çok önemlidir.

İleride üç kıta üstünde yüzyıllarca hüküm sürecek Osmanlı Devletinin temellerinin hangi ilkeler üzerine oturması gerektiği daha Osman Gazi döneminde ortaya çıkmıştı.

1180 yılında Anadolu Selçuklu sultanlığının batı sınırları Eskişehir üzerinden Isparta, Denizli ve Beyşehir bölgelerinden geçiyordu. Selçuklular Bizans ile olan sınırlarına Türk boylarını yerleştirerek uç beylikleri kurmuşlardı.

Bu beylikler önderleri yönetiminde sınırları koruyor. Aynı zamanda Bizans sınırları içine gaza akınları yaparak yeni topraklar kazanıyorlardı. Kuzey de ise ilk Anadolu fatihlerinden birisi olarak gazayı temsil eden Danışmentoğulları büyük bir kuvvet halinde sınırlarını Amasya ve Tokat’a kadar genişletmişlerdi.

Fakat zamanla Konya Selçuklu Devleti, Danışmentliler’i kendi egemenliği altına alarak güç kazandı. Anadolu Selçuklu sultanlığında var olan bazı üstün nitelikler diğer beylikler karşısında onun merkezi bir güç olarak iyi teşkilatlanmış, otoritesini her tarafta kabul ettirmiş bir devlet olarak ortaya çıkmasını sağladı.

O dönemde devlet kurucusu ya da devletin sahibi olarak hanedanların önemli bir yerleri vardı.

Anadolu Selçuklu sultanlarını daha sonra kurulan beylikler üzerinde egemenliği, Selçuk hanedanından gelmesinin bir sonucuydu.

Beyler karşısında sahip olduğu bu saygınlık Konya’daki Selçuklu sultanının diğer Türkmen kabileleri karşısında hükümdar olarak tanınmasını sağlamıştı.

Zamanla Konya Selçuklu Sultanı, İslam dünyasının her tarafından gelen bürokratlar sayesinde güçlü bir merkeziyetçi, bürokratik idare kurmayı başardı. İşte bu merkeziyetçi bürokratik idare sayesinde Konya Sultanlığı XII. yüzyılın sonlarına doğru Anadolu’daki Türk birliğini gerçekleştirdi. Anadolu Selçuklu Devleti, İslam kültürünün en yüksek kurumları ile İslam devletlerinin en medenilerinden ve en kuvvetlerinden biri olarak ortaya çıktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.